TABİATI VE BİYOLOJİK ÇEŞİTLİLİĞİ KORUMA KANUNU TASARISI ÜZERİNE…

Çevre ve Orman Bakanlığı, şimdi de yeni yasa adı altında doğal alanların tahribatının ve korunan alanların özelleştirilmesinin önünü açıyor. Kuruluş amacı Türkiye’nin sahip olduğu doğal zenginliklerin korunması olan Çevre ve Orman Bakanlığı, GEF II yatırım döneminde yürüttüğü “Biyolojik Çeşitlilik ve Doğal Kaynak Yönetimi” projesi kapsamında, farklı kanunları bir çerçeve altında toplayacak bir kanun tasarısı çalışmasına 2003 yılında başlamıştı. Bu süreçte çeşitli kamu kuruluşları, demokratik kitle örgütleri ve gönüllü kuruluşların çağırıldığı çeşitli çalıştaylarla bir kanun tasarısı ortaya çıktı. Birçok uzmanın ve örgütün olumsuz eleştirileri olsa da, çeşitli kurumların katkısı alınarak hazırlanan bu taslak kanun, ilerleyen yıllarda tamamen unutuldu ve Meclise sunulmadı.

Geçtiğimiz son birkaç ay içinde Çevre ve Orman Bakanlığı, “yeni yasa” söylemini yeniden gündeme getirerek “katılımcı” bir şekilde hazırladıklarını iddia ettikleri bir tasarının kanunlaşması için çalışmalara başladı. Ancak, bu tasarıya bakıldığında, GEF II yatırım döneminde yetersiz de olsa katılımcı bir şekilde tartışılan metinden oldukça uzak ve Türkiye’nin doğal kaynaklarına kalıcı zararlar verecek maddeler içeren yeni bir metin olduğunu görüyoruz. Üstelik “AB’ye uyum sürecinde katılımcı hazırlanıldı” denilen bu son metin, demokratik kitle örgütleri ve gönüllü kuruluşlarla da paylaşılmış değil. Bu nedenle Tabiat Kanunu İzleme Girişimi adı altında bir araya gelen doğa koruma konusuyla ilgili pek çok kuruluş, Mayıs 2010 tarihinde yaptıkları açıklamada “katılımcı” denilmesine rağmen gerçekte katılımcı olmayan bu tasarıyla ilgileri olmadığını belirtti.

Doğal çevrenin, bitki ve hayvan varlığının korunması ve tüm olumsuz etkilerin bertaraf edilmesi gibi unsurları içermesi beklenen “Tabiatı ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Kanunu” tasarısı, bu amaçların tersine “doğal kaynakları olabildiğince kullanma” odaklı olarak hazırlanmış. Bu da, hükümetin tüm kaynakları kullanmaya yönelik yaklaşımını yansıtıyor. Hidroelektrik santraller, turizm yatırımları, madenler, yollar ve pek çok yatırımın önü, bu kanun tasarısında sıklıkla geçen “kullanma” tabiriyle daha da açılacaktır.

Dikkati çeken bir diğer nokta da, Avrupa Birliği’ne uyum gerekçesiyle hazırlanan bu tasarıda birçok kavram karmaşası bulunması. Özellikle korunan alan statülerinde görülen bu karmaşa, uygulamada pek çok sıkıntıyı beraberinde getirecektir. Dünyada pek çok hükümet, korunan alan tanımlarını yaparken Uluslararası Doğa Koruma Birliği’nin (IUCN) sınıflandırmasını örnek alıyor. Milli Parklar Kanunu’nda da IUCN ölçütlerine benzer bir şekilde sınıflandırma bulunmasına rağmen, yeni tasarıda çok net olmayan tanımlar getirilmiş. Tasarındaki bir diğer olumsuz durum ise, Türkiye’deki en sıkı koruma statülerinden biri olan ve pek çok kıyı alanlarımızın talanını durduran doğal sitlerin ve bu alanlardaki kaçak faaliyetlerin önünde bir engel olan Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Yüksek Kurulu’nun yürürlülükten kalkacak olması. Bakanlık, bu alanların mevcut statülerdeki alanların içine dahil edileceği belirtse de, yürürlükten kalkacak olan bu statüye sahip alanlar yatırımcıların ilgisini daha fazla çekecektir. Bununla ilgili olarak AB’nin Türkiye 2010 İlerleme Raporu´nda, Türkiye’nin doğa koruma konusunda ilerleme sağlayamadığı ve bu tasarının kanunlaşması durumunda da birçok alanın mevcut koruma statüsünü yitirerek Natura2000 ağına katılmasının zorlaşacağı belirtilmiştir.

Tasarıdaki korunan alanlarla ilgili başka bir olumsuzluk ise; eğitim ve araştırma dışında herhangi bir kullanıma izin verilmeyen tabiatı koruma alanlarının ve diğer statüler içindeki mutlak koruma bölgelerinin, “üstün kamu yararı” ve “stratejik kullanım gereksinimi” gerekçesiyle Bakanlar Kurulu kararıyla her türlü kullanıma açılabilir hale getirilmesidir.

Kanun tasarısı, Meclis tarafından onaylanıp yürürlüğe girerse, ülkemizdeki doğal yıkım daha da artarak devam edecek. Tasarı kamuoyunun görüşüne açıldığı takdirde, konunun uzmanları yukarıda bahsedilmeyen  daha pek çok sıkıntıyı dile getirecektir. Mevcut tasarıyı incelemek için ilgili kurumlara resmi yollarla başvurulduğunda ise çalışmaların devam ettiği ileri sürülerek tasarı verilmiyor. O zaman aklımıza bir soru geliyor “bu nasıl bir katılımcılıktır böyle?”

Son Güncelleme: 28 Kasım 2010